Doktora Tezleri
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/20.500.12416/1866
Browse
Browsing Doktora Tezleri by Language "en"
Now showing 1 - 6 of 6
- Results Per Page
- Sort Options
Doctoral Thesis Configuration of alternative spaces through performative and nomadic acts in Doris Lessing's short fiction(Çankaya Üniversitesi, 2018) Güvenç, ÖzgeDoris Lesing farklı konuları deneysel yazı biçimleriyle ele alarak kendini sürekli keşfeden ve geliştiren çok yönlü bir yirminci yüzyıl yazarıdır. Eserlerindeki içerik ve biçim zenginliği aynı zamanda yaşadığı mekanlara nasıl değer verdiğini de gösterir. Yazarın çoğu roman ve öykülerinin Afrika ve İngiltere'de geçiyor olması yazarın hem bir çocuk hem de bir yetişkin olarak bu iki ülkedeki deneyimleriyle yakından ilgilidir. Lessing, Afrika kıtasında bulunan vahşi doğa, ekilen sömürge toprakları ve çiftlik evleri ile Avrupa şehirlerindeki geçici mekanlarda geçen öykülerinde sömürgecilik, ırkçılık, ulusallık, sınıf ve cinsiyet konularını tartışır. Bu açıdan yaklaşıldığında, öykü kitaplarının – Burası Yaşlı Şefin Ülkesiydi, The Sun Between Their Feet (Ayaklarının Arasındaki Güneş), On Dokuz Numaralı Oda, Jack Orkney'nin Günaha Çağrılışı ve Londra Gözlemleri: Öyküler ve Taslaklar – mekan ve cinsiyet ilişkisi çerçevesinde incelenmesinin mümkün olduğu görülmektedir. Bu tez her iki cinsiyetin, özellikle de kadın kahramanların, performatif ve göçebe eylemler yoluyla, özel ve kamu alanları ve geçici yerleri nasıl sınırları olan kısıtlayıcı mekan anlayışından alternatif mekanlara dönüştürdüklerini, Henri Lefebvre ve Edward Soja'nın mekan, Judith Butler'ın performatif cinsiyet ve Rosi Braidotti'nin göçebe kimlik kuramları kapsamında tartışmayı amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, her bölümde ele alınan kitaptaki öyküler mekan açısından sınıflandırıldıktan sonra aynı kitaptan bir öykü seçilerek ayrıntılı olarak incelenecektir. Analiz için seçilen öykülerdeki farklı mekanlar sadece günlük aktivitelerin gerçekleştirildiği yerlerin fiziksel özellikleriyle birlikte insanların davranışlarını ve sosyal ilişkilerini şekillendiren toplumsal norm ve değerleri yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bu mekanların nasıl yeni biçimlerde yaratılabileceğini gösterir. Bununla beraber, bu tez ev kavramının öyküden öyküye nasıl aşamalı bir şekilde değiştiğini tartışacaktır. Afrika öykülerinden "The De Wets Come to Kloof Grange" başlıklı öykü, aileye ait özel bir evin İngiltere'deki gibi yapılandırılmasını gösterirken, "Getting off the Altitude" böyle bir evin çocuklar, ergenler ve yetişkinler için nasıl sosyal bir mekana dönüştüğünü sergiler. İngiltere'de geçen öyküler ise ev anlayışının kapalı ve özel mekandan açık mekanlara doğru evrildiğini inceleyecektir. "A Woman on a Roof" başlıklı öykü bir kadının apartman çatısını evi gibi kullanarak kişiselleştirdiğini anlatırken, "An Old Woman and Her Cat" ev kavramının aidiyet duygusundan arındırılıp geçici bir barınma mekanına dönüştürüldüğünü sergiler. "Storms" adlı öykü ise taksi ve şehir gibi geçici mekanlarla insanlar arasındaki ilişkiyi ön plana çıkarır.Doctoral Thesis Hegemony, class antagonism and capitalist policies in higher education: Post-war campus novels by Kingsley Amis, Malcolm Bradbury and David Lodge(Çankaya Üniversitesi, 2018) Erbayraktar, SibelThis study aims at analysing six post-war campus novels Lucky Jim (1954) by Kingsley Amis, Eating People is Wrong (1959) and History Man (1975) by Malcolm Bradbury as well as David Lodge's campus trilogy consisting of Changing Places (1975), Small World (1984) and Nice Work (1988) within the framework of post-war class dynamics and hegemonic power relationships among academics. Based on the analyses, it is concluded that the books touch upon many dysfunctional aspects of higher education with direct and indirect references to the education policies of the time and the penetration of the capitalist ideology into the universities. The education acts, reports, procedures, as well as the governmental stance in each period will be examined in relation to how socio-political dynamics is criticised in the novels. Within these discussions, the theories of Antonio Gramsci, Louis Althusser, Raymond Williams, Pierre Bourdieu, T.S Eliot and Michael Young will be utilized. In each novel, the residues of the old class-based system in English academia, hegemony resulting from class antagonism, and capitalist competition will be the focus together with carnivalesque elements, such as excessive drinking and sexual affairs at the parties. The first novel, Lucky Jim, narrates the struggle of a lower-class academic, who tries to secure his position at a provincial university in England. However, he is excluded from the academic circle in various forms specifically by the bourgeois academics who find his manners vulgar. His reaction to culture and art is tested by the upper class whose sophistication and intellectuality are already suspicious because of their pretentious attitudes. His senior, professor Ned Welch also abuses Jim Dixon by assigning him all the petty and boring works at the department; thus, building a hegemonic pressure upon him using his seniority and prestige. Malcolm Bradbury's Eating People is Wrong which is again a novel from the fifties, deals with a very similar case, the exclusion of lower-class humanities professor, Treece, and one of his undergraduate students, Louis Bates, by the upper-class academics at his university. Starting from the seventies, the rise of a lower-class academic in Bradbury's History Man connotes that lower-class move up the social ladder via education, yet goes through a painful process in which he sometimes loses his organic ties with his own class by imitating the life style of bourgeoisie. The implication that the lower-class feel stuck between their working-class origins and bourgeois luxuries goes on in David Lodge's Trilogy with characters who display similar hesitant attitudes in defending egalitarian philosophy but adapting a bourgeois life style. Within the discussion of meritocracy, the lower-class academics in David Lodge's trilogy try to rise up the social scale through education. A common observation in all novels is that since majority of academics who find the prestigious positions at universities have already got the necessary network and educational background, the skilful candidates from lower class cannot find equal opportunities of employment at universities. The post-war campus novels, which are mainly considered as satirical and light comedies of their time, are specifically chosen for this study to exemplify the problems of the academics such as low-salaries, rivalry, hegemony and the exploitation of their labour power. The books also picture the conditions of post-war provincial universities, which welcome lower classes or financially disadvantaged individuals. However, it is observed in the novels that these universities cannot resist against capitalisation in higher education, and start to get smaller by losing their funds and members in time. Briefly, universities in England witnessed drastic economic and social changes during the post-war period, and the campus novels selected for this study include subtle criticisms of the fluctuations in higher education.Doctoral Thesis Moulding and remoulding of the individual in the eighteenth-and nineteenth-century myths of western civilization: Robinson Crusoe, Frankenstein, and Dracula(2019) Abdullah, Shamıl TahaBu tez 18. ve 19. yüzyıllarda yazılmış ve batı medeniyetinin başyapıtları olarak adlandırabileceğimiz mitoslarda bireyin oluşumunu inceleyen bir çalışmadır. Robinson Crusoe (1719), Frankenstein (1818) ve Dracula (1897) eserleri bireyin tarihi süreç içinde uğradığı metamorfozu gösterir birer edebi-tarihi metin olarak ele alınmış ve bireyin bütüncül yapıyla olan ilişkisi bu eserler üzerinden sorgulanmıştır. Bu üç eser Ian Watt'ın Rönesans mitosları olarak tanımladığı Faust, Don Quixote ve Don Juan efsanelerinin kronolojik olarak devamıdır aslında. Bu güncellenmiş mitosların ortak noktalarına bakacak olursak; her üç hikaye de bireyi öncelemekte ve bireyin kendine has doğasının ve tecrübelerinin edebiyatın konusu olacak ölçüde değerli olduğunu ifade etmektedir. Ian Watt, Rönesans döneminin bireyselliğini tanımlıyorken, bu tez Ian Watt'tan yola çıkarak batı kültüründe bireyselliğin kapsamını 18. ve 19. yüzyılları içerecek şekilde genişletmektedir. Tezde kullanılan analiz yöntemine gelince; tez, kuramsal anlamda söz konusu eserlerin klasik mitoslara benzerliğinden yola çıkmakta ve bu eserlerin insan doğasının mitos oluşturma becerisinin bir sonucu olduğunu iddia ederek başlamaktadır. Dolayısıyla, çalışmada bu anlatıların bireysel ve kolektif arketipler bağlamında ortaya çıkan yansımalarının bilgilendirici ve aydınlatıcı olduğu savunulmakta; açığa çıkamayan ama varlığı bilinen kültürel gerilim ve kaygılar hakkında bilgi verilmektedir. Çalışma, üç romanda yer alan bireyleri ve kolektif yapıları kendi tarihsel atmosferleri içerisinde, yani; aristokrat sınıfın etkisinin azalması, orta sınıf erklerin yükselişe geçmesi, sıradan insanın ortaya çıkışı gibi olguları kapitalist sanayi devrimi içerisinde konumlandırır. Üç ayrı bölümde, her bir roman bir diğerinden bağımsız olarak, felsefi doktrinler çerçevesinde bireyi ve onun diğer bireylerle ve kolektif yapılarla olan ilişkisi incelenmektedir. Her bir romanda birey ve toplum sırasıyla Durkheim, Hegel, Marx ve Nietzsche'nin bakış açılarından incelenmiştir. Üç romanda da karakterleri ve kültürel olguları açıklamak için ikincil teorilere atıfta bulunulmaktadır. Bu çalışma, tıpkı Rönesans gibi, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılların kültürlerinin bireyselliği cezalandırdığını ortaya koymakta, ancak bazı farklılıklar olduğunu da dile getirmektedir. 18. yüzyılın başlarındaki dünya görüşü, ekonomik özgürlüğü için yola çıkan Robinson Crusoe'yu ödüllendirirken, 19. yüzyıl dünya görüşü ise Frankenstein ve Dracula karakterlerinin bireyselliğini ve onların temsil ettikleri dünya görüşünü ve kendi kendine yeterlilik anlayışını kabul etmemektedir. Ian Watt, Rönesans karşıtlığını Reform karşıtlığına bağlarken, çalışmada üç romanın da Reform sonrası dönemde bireye yönelik artan düşmanlığın kültürel ve sosyal kaygılardan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Birey baskı altındadır, çünkü ayak takımının iktidarında toplumlar sıradanlığın ahlakını kucaklar; Frankenstein ve Dracula'nın temsil ettikleri üst insan olma çabalarına ve soyluluk algısına ya da bunların kalıntılarına saldırır. Rönesans döneminin bireysellik hikayeleri gibi, Robinson Crusoe, Frankenstein ve Dracula da bireyciliği konu edinmekte; Batı kültürünün efsaneleri olan bu eserler kurgusal söylemlerini mitos sınırlarının içinde tutmaktadır.Doctoral Thesis Reading performativity, gender and the fragmentation of narrative voice in Mina Loy's texts and artworks(2019) Karabulut, TuğbaFeminist ve modernist yazar ve sanatçı kimliği ile yirminci yüzyılın başında Mina Loy'un yapıtları, Fütürist yazarlar başta olmak üzere diğer modernistlerin yapıtlarına kıyasla, alışılmadık bir yaklaşım içermesi ve feminizme farklı bir bakış açısı getirmesi nedeniyle dikkat çeker. Loy'un yapıtlarındaki çoklu ve değişken anlatıcılar ve kendine özgü parçalanmış biçemi de okuru zorlar. Bu çalışma, Loy'un yazınsal ve görsel yapıtlarında yer alan karmaşık izlekleri ve tartışmaları yapısal, göstergebilim ve metinlerarasılık açılarından ele alarak bir anlatı oluşturmayı amaçlar. Bu çalışma, Loy'un seçilmiş şiir ve düzyazıları ("Lions' Jaws" [1919], "Feminist Manifesto" [1914], "Aphorisms on Futurism" [1914], and "Parturition" [1914]) ve bazı sanat yapıtları (Househunting [1950], Christ on a Clothesline [1955-59], Ansikten [ca. 1910s] ve Surreal Scene [1930]) üzerine odaklanır; bu yapıtlar hem yazarın hem de onun çağdaşlarının, içerik ve görsel olarak benzerlik gösterdiği diğer yapıtlarla metinlerarası ilişkileri açısından incelenir. Tezde, Loy'un yapıtları yazarlık, feminizm ve modernizm çerçevelerinde tartışılarak, yazarın kişiliği ve yaşam deneyimleri ilgili otobiyografik bağlam, metinlerarasılığın kurgusal unsurları olarak değerlendirilir. Bu çalışma, Marinetti, Bréton, de Chirico ve Berger'in modern sanat kuramlarını, özellikle performatiflik ve annelik başta olmak üzere Butler, Kristeva ve Ettinger'in toplumsal cinsiyet kuramlarını, Barthes ve Foucault'nın yazarlık kuramlarını, Riffaterre'in metinlerarasılık ve Saussure ve Peirce'in de yapısalcılık ve göstergebilim kuramlarını dolaylı bir çerçevede ele alarak incelemeler yapar. Loy'un yapıtları yalnızca farklı cinsiyet rolleri arasında değil, aynı zamanda Fütürizm ve Modernizm kavramları arasında da değişimler gösterir; bu değişimler ve dönüşümler, yazarın sözcük ve imgeler aracılığıyla ifade ettiği parçalanmışlık kavramı, imla bölünmeleri ve karmaşık dizilimler yoluyla, yazınsal ve sanatsal türe göre, şiir, aforizma, manifesto, asamblaj ve modernist ve sürrealist sanat eserleri olarak ve biçimsel şekilde ortaya konur. Loy'un yapıtları erken modernist dönemin tüm avangart hareketleri ve türleri ile ilişkilidir ve zihinsel ve bedensel kadın temsilleri, içeriğin yanı sıra, biçem ve türde de görülür. Loy'un yazınsal ve görsel yapıtlarının göstergebilim açısından yapılan yakın çözümlemeleri, onların birbirleriyle ve çağdaşlarının diğer yapıtlarıyla metinlerarası ilişkilerini ortaya çıkarır ve bu bağlantıları kullanarak, bu çalışma, simgelerin ardına gizlenmiş değişken anlatıcıların yaratılmasına ve değişimlerine yoğunlaşır. Aynı zamanda tez, metinlerdeki anlatıcıların performatif toplumsal cinsiyet ve basmakalıp cinsiyet rolleri dışında (örneğin çift cinsiyetli olmanın) nasıl kurgulandığını ve Loy'un anlatıcılarının bedensel ve zihinsel kimliklerine nasıl şekil verdiğini de araştırır. Bu anlatıcılar, tartışmalı kişilikler, isimlerdeki sözcük oyunları ve kendine özgü imgeler yoluyla, farklı kimliklere bölünerek, basmakalıp kadın rollerini ve kadınların toplum kurallarına rıza göstermesini alaycı bir dille eleştirir. Ayrıca anlatıcılar, kültür ve toplumun, bedensel, zihinsel, düşünsel ve sanatsal gelişimi için yeni bir fütürizm ve daha kapsamlı ve evrimsel bir feminizm tanımlayarak, Fütürizm'in temsil ettiği erkek hegemonyasını sorgular ve devirmeye çalışır. Loy'un "Lions' Jaws" adlı yapıtında, görsel ve yazınsal imgeler, kendi tarihi, yapısal, metinlerarası ve performatif bağlamlarında incelenir ve anlatıcılar ve onların Fütürizm ve Feminizm ile olan karmaşık ilişkileri, kişi adlarıyla yapılan oyunlar ve parçalanmış karakterler yoluyla ele alınır. "Feminist Manifesto" ise, Loy'un Househunting ve Christ on a Clothesline adlı sanat yapıtlarıyla kurduğu göstergebilimsel ilişki çerçevesinde ele alınır ve görsel ve yazınsal anlatıcıların erkek egemenliğini sorgulamasına ve çağdaş feminizm hareketini eleştirmesine yoğunlaşır. Househunting, görsel anlatıcının, kadınların basmakalıp ev kadınlığı rolleri ve onların toplum kurallarına rıza göstermesini, zihinsel temsil yoluyla nasıl altüst ettiğini ortaya çıkarırken, Christ on a Clothesline, Hristiyanlığı sorgulayarak, erkek egemenliğinin çöküşünü bedensel temsil yoluyla betimler. Loy'un, parçalardan oluşan "Aphorisms on Futurism" adlı yapıtı, aforizmalar arasındaki göstergebilimsel bağlantıları ele alarak, anlatıcının hem kendisi hem de ima edilen okuyucularıyla olan diyaloğunu vurgular. Aforizmalar, Fütürizm ve Modernizm arasında yön değiştirerek, geçmişe ait sanat türlerini yok edip yeni türleri oluşturma ve böylelikle bilinç özgürlüğüne ulaşmayı ele alır. Aforizma analizlerinde ele alınan tartışmalar, Loy'un "Parturition" adlı yapıtının ayrıntılı performatif incelemesi ile geliştirilir. Bu yapıtta, doğum eylemi, fiziksel doğum, sanatsal yaratı ve şiirsel yapıtın ortaya çıkarılması olarak üç şekilde anlatılır. Bu temsillerde, anlatıcı çoklu kimliklere bölünür: sosyal olarak kadını eve hapseden düşünceye ve kadının sınıflandırılmasına karşı gelen feminist-fütürist bir anne, geleneksel sanat formlarını altüst eden bir sanatçı ve alışılagelmiş dilsel formları yıkan yaratıcı bir şair. Bu bölünmüş kimlikler, çeşitli değişimlere uğrar ve yeni türler oluşturmak için sonunda bir araya gelerek zihinsel ve bedensel bir farkındalığa ulaşırlar. Bu tez, Loy'un Surreal Scene adlı tablosundaki simgelerin, göstergebilimsel bağlantılarını araştırarak son bulur. Yapılan tüm incelemeler görsel ve yazınsal anlatıcıların, Loy'un başka yapıtlarıyla ve aynı zamanda Loy'un çağdaşlarının yapıtlarıyla bağlantılarını ortaya koyar ve böylece, Loy'un sanatsal betimlemelerini geliştirmeye yönelik ilk adımı atmış olur. Bu çalışma, Mina Loy'un yapıtlarının yapısal, göstergebilimsel ve metinlerarası bağlamda incelenmesi yoluyla, biyografik-tarihsel-psikolojik eleştiri akımlarına karşı, yazarlık ve okurluk kavramlarını sorgulayarak yeni bir okuma edimi sunar. Anlatıcıların evrimsel ve aynı zamanda çoksesli doğasına yoğunlaşarak hem Mina Loy'un hem de diğer modernist ve feminist sanatçı ve yazarların çalışmaları için, metinlerarası bağlamda çeşitli çıkış noktaları sunar.Doctoral Thesis Transhumanism in brave new world, neuromancer, and her: The creation of illusionary freedom in society(2022) Kıycı, HaleBu çalışma, "transhümanizm"in bugünkü anlamıyla ne olduğunu ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya (1932), William Gibson'ın Neuromancer (1984) ve Spike Jonze'nin her (2013) eserlerinde transhümanist teknolojilerin nasıl ve neden kullanıldığını araştırır. Bu eserler, kendi kurgusal toplumlarını yaratmak için transhümanizmi kullanan bilimkurgu eserleri olarak incelenecektir. Michel Foucault'nun ceza kuramı, Antonio Gramsci'nin hegemonya kavramı ve Jean Baudrillard'ın simülasyon kuramı bu çalışmanın temel kuramsal çerçevesini oluşturacaktır. Donna Haraway'in siborg kavramı da, yaratılan toplumlarda cinsiyetler arasındaki eşitsizlikleri vurgulamak için kullanılacaktır. Yaratılan bu dünyalarda insanoğlunun, transhümanizm olarak ele alınabilecek ileri bilim ve teknoloji aracılığıyla nasıl örtük bir biçimde kontrol edildiği tartışılacaktır. Dolayısıyla transhümanizm, seçilen eserlerde gerçek anlamda bireyler veya toplum için özgürleştirici bir ortam sunmaz; bunun aksine, kısmi yarar sağlayarak kontrol mekanizmasını gizler.Doctoral Thesis Türk ceza hukukunda müsadere kurumu(2019) Acar, Hüseyin01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, hukuk sistemimiz açısından oldukça önemli sayılabilecek yeni düzenlemeler içermektedir. Ceza yaptırım sistemimiz de bu yeni düzenlemelerden etkilenmiştir. Yaptırımlar Ceza Kanunumuzda ceza ve güvenlik tedbirleri olarak iki ayrı başlık altında düzenlenmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda müsadereye ilişkin değişikliğin en te¬mel özelliği müsaderenin hukuki niteliğinin güvenlik tedbiri olarak kabul edilmesidir. Ancak doktrinde güvenlik tedbirlerinin hukuki niteliği hakkında tam bir görüş birliği sağlandığı söylenemez. Bazı yazarlar güvenlik tedbirlerinin bir ceza hukuku yaptırımı olduğunu savunurken bazıları ise, önleyici idari tedbir olduğunu ileri sürmektedir. Türk Hukukunda baskın görüş gü¬venlik tedbirlerinin yaptırım niteliğinde olduğunu ileri süren görüştür. Nitekim Kanun Koyucu da güvenlik tedbirlerini 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun üçüncü kısımda yaptırımlar başlığı altında 53. ve devamındaki maddelerde düzenlemiştir. Bu bölümde "Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma" (md. 53), "Eşya müsaderesi" (md. 54), "Kazanç müsaderesi" (md. 55), "Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri" (md. 56), "Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri" (md. 57), "Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular" (md. 58), "Sınır dışı edilme" (md. 59), "Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri" (md. 60), yer almaktadır. Müsadere; Arapça kökenli "meydana çıkma, olma" anlamındaki "sudur" kelimesinden türetilmiştir. Müsadere herhangi bir bedel ödenmeden özel mülkiyetin, devlet veya hükümdar adına alınması anlamında kullanıl¬dığı gibi, kanunlarla yasaklanan eşya ve malların devlet tarafından zapt edilmesi anlamında da kullanılmıştır. Müsadere kurumunun tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Eski hukuk sistemlerinde mülkiyet hakkına açık müdahale oluşturan, işlenen suçla orantılı olmayan genel müsadere yaptırımı öngörülmüştü. Hukuk alanındaki gelişmelere paralel olarak temel hak ve özgürlükler ile müsadere kurumu da zamanla değişime uğramış, mülkiyet hakkının açık ihlali niteliğinde olan genel müsadere yaptırımı uygulamasından vazgeçilmiştir. Genel olarak bir tanım yapmak gerekirse, "müsadere" kurumu "işlenen bir suç karşılığı olarak, suçla ilgili eşya veya bizatihi kendisi suç oluşturan eşyanın veya suçlunun malvarlığının veya bunların karşılık değerlerinin varsa semerelerinin tamamı ya da bir bölümü üzerindeki mülkiyeti¬ne mahkeme kararı ile son verilmesi ve bu mülkiyetin devlete geçirilmesi" şeklinde ifade edilebilir. Müsadereye hükmedilebilmesi için bir suçun işlenmesi zorunlu olmakla birlikte, failin bu suçtan dolayı cezaya mahkûm edilmesi gerekmemektedir. Müsadere kurumu günümüzde suç ve suçlu ile mücadelede modern ceza hukuku sistemlerinin en etkili araçlarından biri haline gelmiştir. Müsadere kurumunun düzenlenmesinin amacı, hukuka aykırı şekilde maddî bir menfaat veya suç işlemek suretiyle haksız bir kazanç elde edilmesinin önüne geçilmek istenmesidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda müsadere, eşya ve kazanç müsaderesi olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Yeni düzenlemeyle birlikte kısmi müsadere, eşdeğer müsadere, kaim değerin müsaderesi, orantılılık ilkesi gibi kurumlar da hüküm altına alınmıştır. Bütün bu düzenlemelerde iyi niyetli üçüncü kişilerin durumu dikkate alınmıştır. Türk Ceza Kanununun 54. maddesinin 1. fıkrasında "suçla ilgili eşyanın", diğer bir ifadeyle bir suçun işlenmesinde kul¬lanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen veyahut suçtan meydana gelen veyahut da kamu güvenliği, kamu sağlığı veya genel ahlâk açısından tehlikeli olması kaydıyla "suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşyanın" müsaderesi hüküm altına alınmıştır. Bu madde hükmünün uygulanabilmesi için, suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine tahsis edilen ve yahut suçtan meydana gelen eşya bakımın¬dan kasıtlı bir suçun işlenmesi ve eşyanın iyi niyetli üçüncü kişilere ait olmaması gerekir. Türk Ceza Kanununun 55. maddesine göre "kazanç müsaderesi", suçun işlenmesi ile elde edilen veya suçun konusunu oluşturan ya da suçun işlenmesi için sağlanan maddî menfaatler ile bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik kazançların mülkiyetinin devlete geçmesi şeklinde ifade edilebilir. Özellikle son yıllarda "ekonomik suç"'lar bağlamında, gelir elde etme amacıyla işlenen suçlarda büyük artış gözlemlenmektedir. Suçtan elde edilen ekonomik kazanç ve maddî menfaatler çoğunlukla tekrar suç işlenmesinde kullanılmaktadır. Kanun koyucu yeni düzenlemeyle failin suç işlemek suretiyle elde ettiği kazancı (maddi menfaati) ileride yeni suçların işlenmesinde kaynak olarak kullanmasının ve bu yolla yeni suçların işlenmesinin önüne geçmek istemiştir. Böylece, kazanç müsaderesi, "kara para aklama","uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti", "dolandı¬rıcılık","kaçakçılık","ihaleye fesat karıştırma" gibi ekonomik çıkar elde etme ama¬cıyla işlenen suçlara karşı etkin biçimde caydırıcılık özelliği olan bir yaptırım niteliğine kavuşturulmuştur. Suç eşyası ve suçla ilgili ekonomik kazancın muhafaza altına alınması, el konulması, elden çıkarılması, iadesi, müsaderesi ve imhasına ilişkin işlemler; 29662 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 23.3.2016 günü yürürlüğe giren ve bazı maddeleri 17.05.2017 tarih ve 30069 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmelikle değiştirilen "Suç Eşyası Yönetmeliği" ile düzenlenmiştir. Çalışmamızda detaylı bir şekilde müsadere kurumunun tanımı, müsaderenin tarihsel süreçteki gelişimi, hukuki niteliği, müsadere çeşitleri, benzer kavramlarla karşılaştırılması, uluslararası sözleşmelerde ve karşılaştırmalı hukukta bazı ülkelerdeki durumu, uygulanma şartları ile müsadere muhakemesi ve müsadere kararlarının infazı incelenmiştir. Yargıtay uygulamaları ve öğretideki farklı görüşlere yer verilmiştir. Çalışmamızın sonuç bölümünde müsadereye ilişkin ortaya çıkan sorunlara çözüm önerileri sunulmuştur.